fbpx

Bahçe

kurumus gulAyça son zamanlarda o kadar mutsuzdu ki… 36 yıllık hayatında hep problemlerle uğraşmıştı. Özellikle de son 4 yıldır. Ona değer vermeyip bir de üstüne aldatan sevgilisi yüzünden hayata küsmüştü. Evlilik hayalleri de suya düşmüştü. Depremler hep oluyordu da hiçbiri bu kadar yıkıcı olmamıştı. Zaman sanki aleyhine işleyen bir kum saati, düşen her kum tanesi de bir kor oluyordu Ayça’nın kalbinde. Hem psikolojik anlamda çökmüş ve ilaç kullanmaya başlamıştı, hem de sağlık sorunları son zamanlarda azmıştı. Hastalığı tam teşhis edilememiş, kesin sonuçları birkaç hafta sonra belli olacaktı. Zaten mutsuzdu işinde de… Patronu Mehmet Bey’in bitmek bilmeyen baskısı yüzünden hayatı tam bir kabusa dönmüştü.

Tüm gün boyunca bunları düşünmekten beyni kapkara bulutlarla dolmuştu. Bulutlar hep ilerliyor ama şimşekler hiç susmuyordu. Evinin küçücük bahçesiyle uğraşmak en büyük hobisiydi; ama burası da aynen zihnindeki düşünceler gibi darmadağın bir haldeydi. Sevdiği çiçeklerden çok çirkin yaban otları doldurmuştu bahçeyi. Bahçeyi sulamak için eline her hortum aldığında dakikalarca yaban otlarının kötü görüntüsüne kafayı takardı ve farkında olmadan da hep orayı sulardı. Bahçenin kötü taraflarına bakmaktan, elinde kalan üç beş güzel çiçek de solup gitmişti.

Yaban otlarına baktıkça dertlerini hatırlıyor, ağlıyor, ama güzel çiçeklere sıra hiç gelmiyordu. Tıpkı hayatındaki diğer güzel şeyler gibi, onları da bir bir kaybediyordu.

Hava soğuk olsa da bugün de bahçeye çıkmıştı. Serin rüzgarların içindeki yangını hafiflettiğine inanıyordu. Oysa her seferinde küçülen alevler havayla beslenerek daha da güçlü şekilde geri dönüyordu. Tam da bahçesindeki yaban otlarına bakıp hayatındaki dertleri bir bir sıralamaya başlamıştı ki o sırada bir öksürük sesi duydu. Ayça birden kafasını kaldırdı. Karşısında 80 yaşlarında, temiz yüzlü bir adam vardı.

“Ah be kızım” dedi ihtiyar. “Çiçekleri sulasan bu sarmaşıklar olur muydu yaban? Keder sen onları beslemedikçe yalan.”

Ayça donup kalmıştı. Kimdi bu şair ruhlu ihtiyar ve ne diyordu, ne anlatmaya çalışıyordu?

İhtiyar adam hafifçe eğildi Ayça’nın kulağına:

“Ayça kızım benim, hayatın da tıpkı bu bahçe kadar yaban otlarıyla dolu, değil mi?”

Ayça yutkunarak cevap verdi “Evet, ama bunu nereden biliyorsun? Ayrıca adımın da Ayça olduğunu nasıl bildin?”

Yaşlı adam gülümsedi ve “Allah sana kederlerini kaderin olsun diye vermez, şükredebilmen ve daha güçlü olman için verir. Bazı insanlarsa hayatına hiç beklemediğin anda çıkıverir.” dedi biraz daha gür bir sesle.

Ayça halen hiçbir şey anlamamıştı. Ama bu adam ermiş falan olmalıydı. İhtiyar devam etti:

“Güzel kızım benim, hayatın aynen bu bahçe gibidir. Güzel çiçekler olduğu kadar yaban otları da vardır. Güzel çiçekler zahmetle, yaban otları ise ihmalle büyür. Yaban otlarını gördükçe elindeki çiçeklerin kıymetini hatırlarsın. Elinde tuttuğun hortumdan akan su, Allah’ın senin hayatına verdiği rahmettir. Onu nereye verirsen orası açar, nereye vermezsen orası solar. Şu bahçede kullanmadığın makas da senin ‘hayatından çıkarma’ gücündür. Yerinde kullanmasını bilemezsen her yer yaban otuyla dolar. Toprağın tüm besleyici özelliklerini bir süre sonra yok eder. Tıpkı hayatından bir türlü çıkaramadığın insanlar, tıpkı istifa edemediğin işin, tıpkı zamanında bitiremediğin ilişkin gibi… Senin zamanında bitiremediğin her şey gün gelir seni bitirir. Tıpkı… Tıpkı…”

Durakladı ihtiyar, acı bir şey söyleyecekmişçesine….

“Tıpkı, birkaç ay içinde vücudunda oluşacak tümör gibi…”

Ayça şaşkınlıklar içinde kalmıştı. Tümör mü? Bu şairane ruhlu bilge adam nasıl olur da tüm bunları bilebiliyordu?

İhtiyar adam gülümsedi ve “Korkma. Halen bunu engelleme şansın var. Derdi veren Allah, rahmetini de verir. Yeter ki sen emanetine hıyanet etme. Yeter ki sana verilen bu yaşamı, kederlerle mahvetme.”

Ayça’nın gözleri dolmaya başladı. İhtiyar adamın kim olduğunu sorgulamayı bile unutmuş, ağlamaya başlamıştı. Bir yandan yaptığı yanlışlar, diğer yandan da ölüm korkusu sarmıştı tüm bedenini. Tüyleri ürpermiş, soluğu kesilmiş bir şekilde ağlıyordu. Şu ana kadar çok yanlış yapmıştı ve pişmandı. Artık hayat keder ve mutluluk arasındaki bir maç olmaktan çıkmış, ölüm ve yaşam arasındaki bir müsabakaya dönmüştü. Üstelik bu sefer bol gollü bir mağlubiyet almak üzereydi. Pişmandı ve değiştirecekti, ne pahasına olursa olsun! Hayat belki bir düşmandı ve kenara sıkıştığı bu savaşta çok az kurşunu kalmıştı.

Tüm bunları düşünüp ellerini gökyüzüne açtı ve “Allah’ım şükürler olsun, şükürler olsun ki bu ihtiyar adamı bana göndererek benim kör gözlerimi açtın. Şükürler olsun ki beni bana bağışladın. Emanetine hıyanet etmeyeceğim. Yemin ederim ki etmeyeceğim!” diye haykırışlarla yalvardı. Kafasını ihtiyara doğru çevirdiğinde ihtiyar adamın ortadan kaybolduğunu fark etti. Bu kadar yaşlı bir adam bu kadar kısa sürede nereye gidebilirdi ki? Yoksa depresyondan dolayı aldığı ilaçlar ona kafayı mı yedirtmişti? “Heeey! Amca! Nerdesin?” diye haykırdı.

***

O anda telefon sesiyle irkildi. Bahçede uyuyakalmıştı ve gördükleri sadece bir rüyaydı. “Ayça Hanım, Ayça Hanım, raporlar nerede kaldı?”. Bu huysuz patronu Mehmet Bey’in sesiydi. Bugün rahatsız olduğu için evden çalışıyordu. İlaçlar yine onu uyutmuştu. Gördükleri rüya olsa da, söylenenler gerçeğin ta kendisiydi. Sanki ilahi bir güç ona bir mesaj vermeye çalışmış ve hayatının devamı kendi tercihine bırakılmıştı. Kendini toparlayıp “Tamam Mehmet Bey, birazdan mail atıyorum raporları” dedi. Ama Mehmet Bey’in mailine giden mesaj raporlar değil, yıllardır emek verip de bir de üstüne eziyet gördüğü işyerinden istifa mektubuydu. Artık ilk makas darbesini atmıştı ve sırada diğer yaban otları ve açmayı bekleyen çiçekleri vardı.

Bilgisayarın başından koşarcasına kalkıp bahçesine geri döndü. Bu kez soğuk rüzgar içini ısıtıyordu. Büyük bir iştahla makasını alarak yaban otlarını kesmeye başladı.

***

Aradan tam 2 ay geçmiş, Ayça bu süreyi kendini toparlamaya ve hayatını değiştirmeye adamıştı. Makasıyla hayatındaki epey bir yaban otunu paramparça etmişti. Günden güne kendini toparladı. Yüzüne yıllar sonra ilk kez renk ve gülümseme gelmişti. Sağlık sorunları da geride kalmış ve bu yüzden sonuçları almaya gitmemişti bile. Bu sırada bir arkadaşı vesilesiyle çok düzgün ve son derece yakışıklı bir adam olan Burak ile tanışmış; Burak da onun bu gücüne ve özgüvenine hayran kalarak Ayça’ya “hayatının aşkı” gözüyle bakmaya başlamıştı. Ayça hayatını değiştirmekle meşgul olduğundan iş aramaya bile fırsat bulamamıştı, ta ki arkadaşı Vildan’ın çalıştığı hastaneye 3 gün önce yaptığı iş başvurusuna kadar. Ama mutluydu, her şey yoluna girmeye başlamıştı.

***

Bilinmeyen bir numara ile telefonu titremeye başladı. Arayan başvuru yaptığı yerdi ve onu yarın görüşmeye çağırıyorlardı. İlk yaptığı başvurusundan hemen yanıt gelmesi ile içinde sıcak bir huzur hissi oluştu. Son bir gole daha ihtiyacı vardı Ayça’nın. Çünkü kenardaki parası da artık tükenmişti.

Ertesi sabah en güzel kıyafetlerini giydi, pek de abartılı olmayan güzel bir makyaj yaptı. Siyah topuklu ayakkabılarının ucunda bugün yükselmeyi bekliyordu. Burak, onu arabasıyla görüşmenin yapılacağı hastaneye götürdü.

Bir sonraki işyeri burası olabilirdi. Onu güler yüzle karşılayan sekreter Arzu Hanım’ın yönlendirmesiyle hastane sahibi Prof. Dr. Emin Bey’in odasına doğru yürüdü. Kapı açıldığında Ayça’nın ağzı açık kaldı! Kollarının dermanı kesildi, çantası yere yuvarlandı. Karşısındaki adam, 2 ay önce rüyasında gördüğü ihtiyar amcadan başkası değildi. Tüyleri diken diken olmuş, gözyaşlarıyla dolan gözlerini gizlemeye çalışıyordu.

Emin Bey Ayça’daki bu duygu durumuna hiç de şaşırmamış gibi, sakince “Hoşgeldiniz Ayça Hanım. Ben de sizi bekliyordum” dedi.

Ayça şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemedi. Sadece yutkundu ve titrek bir sesle “Merhaba” diyebildi ve zor bela önünde duran mavi koltuğa oturabildi.

Nasıl olur da rüyasında gördüğü adam karşısına çıkabilirdi ki? Resmen beyni durmuştu.

Emin Bey, o tatlı gülümsemesiyle derin bir nefes alarak konuşmaya başladı:

“Ayça Hanım, bundan birkaç ay önce diğer şubemize gelerek muayene olmuştunuz. Ne yazık ki sonuçlarınız pek iç açıcı değildi. Vücudunuzda gelişmekte olan bir tümör tüm bedeninize yayılıyordu. Maalesef hiçbir ilacın durduramadığı, ancak yüksek moral ile aşılabilecek çok kötü bir hastalık. Bir çözüm bulmamız gerekiyordu. Ama bunu doğrudan söylemek hiçbir işe yaramayacaktı. Kendimi vicdanen sorumlu hissettim. Bir canı kurtarmamız gerekiyordu. Psikiatristiniz Emre Bey’den hayatınıza ilişkin birkaç bilgi rica ederek, bundan tam 2 ay önce evinize bir ziyarette bulundum.”

Ayça şok üstüne şok yaşıyordu. 2 ay önce gördükleri rüya değildi. Gözleri doldu.

Emin bey, gülümseyerek devam etti:

“Siz çok güçlü birisiniz. Tetkik sonuçlarınızı almaya bile gerek görmediğinize göre, hastalığınızda ciddi bir iyileşme olmalı. Personelimiz Vildan Hanım vesilesiyle sizin buraya başvurmanızı sağladım. Çünkü siz ellerinizi açıp Allah’a dua ettiğinizde, gözleriniz yaşam aşkıyla ve başarı özlemiyle parlıyordu. Çok etkilendim. Böyle birisiyle çalışmak istedim.”

Ayça dondu kaldı. Kayıp parçalar tek tek yerine oturuyordu. Hayatını kurtaran bu yaşlı adama büyük bir minnet borcu hissetti içinde. Ona sarılarak teşekkür etmek istedi, ama şaşkınlıktan donup kalmış bedeni bunu bile yapamadı.

Emin Bey yavaşça masaya doğru eğilerek titrek bir sesle:

“Size sıkıcı mülakat soruları sormayacağım Ayça Hanım. Ama sadece tek bir şartla bu işe sizi alabilirim.”

Ayça her türlü şartı kabul etmeye hazırdı. Ne gerekiyorsa yapmaya hazırdı. 10-0 yenik devam ettiği maçta ölümü değil, yaşamayı göze almıştı. Hiçbir şeyden korkmuyordu. Gür ama titrek bir sesle:

“Buyrun lütfen. Siz bana bu hayatı bağışladınız. Ne isteseniz hakkınız. Ne gerekiyorsa yapmaya hazırım.”

Ayça’nın bu duruşu ve cesareti Emin Bey’in de gözlerinin dolmasına yetmişti:

“Bana eve gittiğinizde bahçenizin bir fotoğrafını göndermenizi istiyorum. Eğer yemyeşilse yarın gelip işe başlayabilirsiniz.”

Ayça’nın gözlerinden yaşlar boncuk boncuk akmaya başladı ve Emin Bey’e sarıldı. Emin Bey de kendini tutamadı ve koca adam, tıpkı ufak bir çocuk gibi ağlamaya başladı. Birbirlerini neredeyse hiç tanımayan ama sanki kaderleri birbirine bağlı koca iki insan hıçkırıklarla ağlıyordu. Ayça gözyaşlarını silmeye çalıştı ve yere düşürdüğü çantasından cep telefonunu almayı başardı. Telefonun üzerine dökülen gözyaşlarına rağmen, tuş kilidini açmayı başardı ve dün akşam bahçesinde çektiği fotoğrafı hıçkırarak gösterdi.

Yarın gelip çalışmaya başlayabilirdi…

ClearMind Uzmanı ve Yaşam Koçu Türker Manavoğlu Deneyim Okulu'nda sizlere daha mutlu ve başarılı bir yaşamın ipuçlarını paylaşıyor. Türker Manavoğlu'nun uyguladığı ClearMind tekniği ile Tüm problemlerinizden kurtulmak için buraya tıklayın.

Comments are closed.